Yok mu Aslında Birbirimizden Farkımız?

Hareket içinde gey/lezbiyen, kadınsı/erkeksi, açık/gizli farlılıklarımızı algılayışımız, açık/gizli ayrımcılık, bunun nedenleri ve harekete etkisi.

Tahtaya yazmış olduğumuz kelimelerden, bir çok grup çıkabilir. Hepsine yönelik bir şey söylemek çok zor. Bazıları aslında gerçekten tanımlayıcı, bazıları sadece hakaret olarak kullandığımız şeyler. Bazıları bu hareketin ortaya çıkmasından önce kullanılmakta olan geleneksel bazı kavramlar. Sanki bugün burada yapmayı amaçladığımız şey, daha çok bu kelimelerin hareket ya da grup içersindeki kullanımları. Kişilerin birbirlerine bunları açık açık söylemiyorlarsa bile, bu kavramlarla ilgili olarak bakış açıları ve nasıl ötekileştirdikleri. Burada örneğin aktif-pasif ayrımının sebepleri, bunların hepsinin detaylı bir şekilde konuşmamıza imkan yok. O zaman konu çok fazlasıyla dağılır sanki. Bugün buraya gelmiş olan insanların bile hareket içersinde bir şekilde buna benzer ayrımcılıkları nasıl ve neden yaptıklarını konuşalım diye düşünüyorum. Mesela ibne kelimesi kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı başlı başına bir toplantı konusu olabilir. Ya da aktiflik, pasiflik konusu başlı başına bir toplantı konusu olabilir. Bunlara tek tek dağılırsak darma dağın olabiliriz gibi geliyor bana.

Mine (İzmir): Tüm bu kelimeler heteroseksist toplumun bize dayattığı şeyler. Bunları bizim de kullanmamız çok tuhaf ama bir o kadar da heteroseksizmi içimizde barındırdığımızı ve bunu da dışa yansıttığımızı düşünüyorum. Bunun için ne yapılabilir? Ben bir lezbiyen olarak, bir butch lezbiyen gördüğüm zaman evet hoşlanmıyorum. Bir kadını bir kadın gibi sevmek gibi bir düşüncem var.

Cemil (Ankara): Eşcinsellerin arasında kadınsı olandan da laço tarzından da hoşlanan var. Kadınsı demiyorsun da lubunya diyorsun. Bu tarz ayrımlar gerekli, zaten bizden başka bilen de yok.

Mehmet (Ankara): Kadını özellikle gey arkadaşlarıma çok kullanıyorum. Bu sanki erkeklik ve kadınlık modellerine uymayınca bir çıkış yakalamakta dilsel kalmış bir şey gibi geliyor bana. İbneyi de çok kullanırım ve kullanılmasından çok da rahatsız olmuyorum. Toplumun bize saldırı şeklinde kullandığı kelimeleri sürekli kullanarak, bir şekilde yaşamımıza sokarak, zararsız bir hale getiriyoruz. Rahatsız etmeyecek bir hale getiriyoruz.
Erkeksi, kadınsı, açık, kapalı, bir hiyerarşi yaratıyormuş gibi. Açık geyler, açık lezbiyenler, açık biseksüeller kapalı olanlardan daha üstmüş gibi bazı algılamalara neden oluyor.

Filiz (Kaos GL): Kendi aramızda kezban, lubunya birbirimizi tanımlamak için kullandığımız kelimeler. Partner seçiminde kişileri anlatabilmek için, ifade edebilmek için kullanılıyor ama benim asıl derdim, birbirlerini aşağılamak istedikleri zaman kadın diyorlar.

Özgür (Lambdaistanbul): Bir insan aktif ya da pasif olmaktan, kadınsı ya da erkeksi birinden hoşlanabilir. Bunlar doğal da. Mesela kalabalık bir yerde konuşulduğunda, geylerin birbirine, manti, sen çok yaşlısın veya gençlik süper, kılsız olmak çok süper gibi bazı özellikler acayip olumlu, olması gereken ama tersi olduğunda aşağılanması gereken şeyler olarak ifade ediliyor. O ortamda bulunan tüylü, yaşlı bir eşcinselin durumunu düşünün. İnsan aşağılık duygusu hissediyor. Bu süper bir şiddet işte mesela. Eşcinsellerin birbirine uyguladığı şiddet. En kötüsü buna maruz kalan insanların çoğunun aynı şeyi kendilerinin de yapması. Bu bana garip geliyor. Nedenini çok iyi bilmiyorum ama.

Ahmet (Anadolu Ayıları): Bu kelimelerin çoğu kadın ve pasif olma durumu üzerine kurulu. Heteroseksist söylemden kaynaklanıyor ve besleniyor. Kadın olma durumunu hep kötü görüyoruz. Ayıp görüyoruz. Yapılırken de amaç aşağılama, dışlama ve ötekileştirme.

Burhan (Ankara): Bu ayrımlar olumlu-olumsuz, yapıcı-yıkıcı ya da daha farklı anlamda olabilir ancak eşcinsel harekete ve dayanışmamıza olumsuzluklar kattığına inanıyorum. Filiz’e katılıyorum. Burada hep ön yargılar var. Birbirimiz içinde önyargılar var, dışarıdaki heteroseksist düzenin yargıları var. Biz de bunu kendimize yaymaya başladık. Aynı zamanda aktivist hareketi olumsuz etkilediğine inanıyorum. Kadınsı veya lubunyaların, aktivistlerle ilişkileri ve dayanışmanın git gide yok olduğu kanısındayım. Birbirimize bu noktalarda tahammülümüz kalmıyor. Diğer noktada, aktif, pasif, lubunya, feminen, kadınsı, erkeksi, bunları algılayış biçimlerimizin eşcinsel hareketin ilerlemesine birer engel oluşturduklarına inanıyorum. Çünkü birbirimize olan tahammülümüz kalmıyor. Feminen olabilir, kadınsı olabilir, erkeksi olabilir, istanbul travesti ya da transeksüel olabilir. Transgender ya da lezbiyen olabilir. Bunları kendi içimizde değerlendirebiliriz ama aktivist hareketlerde bunları kaldırmak ve bir dayanışma içinde birleşmemiz gerektiğine inanıyorum. Mesela bir çok yerde, sokakta yürüdüğümüzde çoğumuz feminenlerle birlikte yürümekten tedirgin oluyoruz. Ya da başkaları bizimle yürümekten tedirgin oluyor. Bunların hepsinin bizim gelişimimize olumsuz etkiler yaptığına inanıyorum.

Nazım (Eskişehir): Bütün bunların hepimizin bir kimlik arayışı, birbirimizi tanınır kılmak için bir arayış olduğunu düşünüyorum. Bunları yaparken kişisel farklılıklarımız, dünyaya bakış açımız da, felsefemiz de çok önemli oluyor. Aynı zamanda bu yaptığımız üç grubu tekrar içinde bir ayrım yapıp iki gruba ayırabiliriz. Bunlar direk heteroseksüellerin kullandığı ve bizim kullandıklarımız. Çünkü bazen bu tarz ayrımlar bizim kendi alt kültürümüzün oluşumunda faydalı olabilecektir. Mesela gey kelimesi çıkış olarak nasıl bir kelimeydi, bugün hangi anlamda kullanılmaktadır. Ben gey kelimesi ile ibne kelimesini eşit anlamda kullanıyorum. Çıkışlarını da benzer buluyorum ve ben bugün ona çok faklı bir işlev yüklüyorum. Bunun gibi kendi argomuzu, kendi kültürümüzü oluşturması bakımından var olanı değiştirmek adına bu tarz şeylerin önemli olacağını düşünüyorum. Buradaki her kelimeyi direk heteroseksüel düşüncenin yarattığı doğru. Ama öyle devam etmek zorunda değil. Değiştirilebilir nitelikte olanlar var. Bunun dışında benim yaşadığım toplumsal kimlikle ilgili bir sorun. Kimisi kadınsılardan hoşlanır, kimisi erkeksilerden hoşlanır. Kadınsılık nedir, erkeksilik nedir, gerçekten ben bazen hiç anlamıyorum. Seksi iç çamaşırı giymek, ayol demek veya biraz kırıtır olmak kadınsılık mıdır? Bu kadının gerçekte, özünde olan bir şey midir ki biz buna kadınsı bir anlam yüklüyoruz. Aslında heteroseksüel bir kadına bile hakarette bulunmuş olabiliyoruz. Bizim geniş bir kitleye ulaşmamış olmamız -mesela buradakiler daha çok üst kültürden, öğrenci ya da kendi işi gücü, belli bir geliri olan insanlar, bizim genişlememiz demek farklı sınıflardan olan insanlara ulaşmamız demek. Bu bağlamda başka ayrımlar da doğacaktır. Nitekim yavaş yavaş oluştu. Anarşist, politik ya da bilinçli eşcinsel gibi tanımlar yapılıyor. İlerde belki sınıfsal konuma göre de ayrımcılık yaşanacaktır diye düşünüyorum. Bugün var mesela. Bülent Ersoy örneği, Zeki Müren örneği. Bütün bunlar bir ayrımcılık yaratmıştır eşcinsel camiasında.

Heribert (İstanbul): Düşünebilmek için, dünyayı anlamak için kategoriler gerekli bir şey. Ama burada oluşturulan kategoriler sanki tam ters bir şey getiriyor. İnsanı kalıba indirgemeye yarıyor. Aslında anlamayı engelleyen kalıplar. Hangi alanda ayrımcılık yapıldığı da ilginç. Çünkü kelimelerin çoğu seks alanıyla ilgili, yaşla ilgili, aktif, pasif, kadın, erkek gibi en köklü kavramlar üzerine oturmuş. Eşcinsel kültürün şu anda çok dar olduğunu gösteren bir belirti. Bunun dışında soyut ayrımcılığa gidersen, birisi genel kültüre, aynı eşcinsel günlük hayata bakmak için, birisi gruplar içinde. Burada aramızdaki ayrımcılığı aşmaya çalışıyoruz. Bazı ayrımcılıklar elde olmayabiliyor. Diyelim okuma düzeyi farklı olan insanlarla ortaya bir şey çıkarmak zor olabilir. Yani gruplara bakarsak yani kendini ifade edemeyen birisi çok kolay bizim çalışmadan soğuyabiliyor.

Ali Ferhat (Kaos GL): Her biri bir kimliği ya da rol modelini ifade eden bu kelimelerin ama kimi zamanda ayrımcılığa neden olan bu kelimelerin varlığı aynı zamanda erkek egemen anlayışın, ataerkil anlayışın gündelik hayatımıza, bizim ilişkilerimize sirayet etmesi belki de. Çünkü dilin de bir ideolojisi vardır.

Serkan (Anadolu Ayıları): Yaklaşık 60-70 terim var. Bunların hepsinin eşcinsel hayatın renkleri olduğunu düşünüyorum. Bunlar kabul etsek de etmesek de birbirimize ve başkalarının bize söylediği şeyler. Kabul etmenin doğru olduğunu düşünüyorum ben. Mine’nin az önce söylediklerine katılıyorum. Bir butch lezbiyenden o nasıl hoşlanmıyorsa ben de kadınsı geylerden hoşlanmıyorum ama bu sadece görünüş açısından. Düşünsel anlamda böyle değil. Hep beraber hayatımızı sürdürüyoruz, paylaşıyoruz. Ayrıca pek çok eşcinsel kendine kadın dendiği zaman ya da sen şöylesin, sen böylesin dendiği zaman bundan zevk duyuyor. Bana ayı dendiği zaman benim hoşuma gidiyor. Şişman dendiği zaman benim hoşuma gidiyor. Ama başka bir eşcinsel arkadaşım bana hakaret etmek amacıyla sen şişmansın, kıllısın diyebiliyor. Birbirimizi zedelememeye, incitmemeye çalışarak konuşmak ve bunu sürdürmek gerektiğini düşünüyorum.

Yeşim (Kaos GL): İsimleri çıkarırken bir kafa karışıklığı yaşadık. Biraz gaza geldik galiba. Kadınlarla ilgili kısma koyduğumuz lesba, bakışık, sürtüşken, ablacı falan. Bunlar kullanıldığını duyduğumuz kelimeler değil, günlük hayatımızın akışında kullandığımız kelimeler değil, var olduğunu bildiğimiz kelimeler. Ve oradaki kelimelerin çoğu öyle. Oysa tartışmayı planladığımız, aramızda farklılık yaratan ve bu farklılıklar dolayısıyla karşılıklı bir ilişkilenme şekli yaratan bir şey anlamıştım ben. Farklılıklarımızı ve bunun harekete etkisini tartışacağız diye anlıyorum. O yüzden buna uygun konuşacağım. Bu sadece cinsel yönelim ya da toplumsal cinsiyet anlamında davranışlarımız gibi farklılıklarımızın yanı sıra sınıfsal farklılıklar, kültürel farklılıklar, yaşanılan şehirler, -İstanbul’da yaşamak başka, Rize’de yaşamak başka- oralardan kaynaklanan farklılıkları ya da etnik farklılıkları tartışmamız gerekli diye anlıyorum. Aslında kadın hareketi de bunu tartışıyor. Ve de o tartışma daha tarihsel ve derin bir tartışma olduğu için oradan feyz almamız gerek diye düşünüyorum. O nasıl bir tartışma? Aktarmaya çalışayım size kısaca. Önce kızkardeşlik vardı. Kadınların erkek egemenliğine karşı bir arada durması, dayanışması, aynı düşman tarafından ezilmeleri yüzünden birbirine duydukları o kardeşlik duygusunu ve buradan kaynaklanan ortaklık bilincini ortaya çıkarmak için var olan ve kullanılan bir kelime idi kızkardeşlik. Bir gülümseme ile herkes birbirine kızkardeş dedi. Ama sonra gördük ki kızkardeşler birbirine o kadarda iyi davranmayabiliyorlar. Ve bunun nedenlerini tartışmaya başladı kadın hareketi. Bu da aslında şu toplumdaki bütün farklı tarihlerin birbiriyle çatışması -kadın, erkek, cins çatışması mesela- gibi pek çok çatışma var ve bunlar her yerde kendini gösteriyor. Eşcinseller homojen bir grup insandan oluşuyor değil, toplumun her kesiminde cinsel yönelimi heteroseksüel olmayan insanlar var. Bu farklılıklardan kaynaklı dışlanma, aşağılama, şiddet gösterme gibi durumları ve bunların harekete etkisini tartışmamız gerekir gibi geliyor bana. Örneğin kaliteli gey denen şeyin altında sınıf farkı yatıyor. Kültür farkı bile değil. Bunu daha orta sınıf geyler arasında hissediyorum. Lezbiyen kültürü alt kültür denilebilecek genişlikte değil. O yüzden değerlendirmesi çok zor ama geyler arasında kaliteli denenler orta sınıf. Kendilerini kültürlü zannederler ama kültürlü olmak farklı bir şey. Sırf paraları var ve birtakım mekanlarda rahat harcıyorlar; pazar sabahları brunch yapıyorlar, “hareket için boşuna uğraş, niye açılıyorlar, benim keyfim yerinde” diyebiliyor bu insanlar. Ya da lubunyalarla, orta sınıf ya da üniversiteli geyler karşı karşıya geldiğinde birbirlerine karşı nefret, kin duyabiliyorlar. Oysa heteroseksizm hepsini eziyor zaten. Egemenlik ilişkilerinin uzantılarını biz birbirimizle devam ettiriyoruz. Bu da çok olağan bir şey yani, şaşırtıcı değil. Biz uzaydan gelmediğimize göre olağan şaşırtıcı olmayan bir şey. Doğduğumuz ve içinde bulunduğumuz toplumun nerelerine değip geldiysek o kültür ve o tarihleri kendimizde biriktire biriktire gelmişiz sonuçta. O yüzden tartışmayı daha çok bu egemenlik ilişkilerini ve harekete etkilerini değerlendirmek için yapmalıyız. Ortaklaşmak için değil ama etkilerini sorgulamak ve kendimizi dönüştürmek için tartışsak diyorum.

Koray (Kaos GL): Yeşim’in söylediği gibi grup ve hareket bağlamında bu gibi ayrımcılıkların nasıl görünür hale geldikleri üzerine de düşünmeliyiz. Grupların oluşumunda ve faaliyetlerini belirlerken bu gibi kelime ve kavramlara ne kadar takıldıkları ve bunların grupların çizgilerini ne kadar etkilediği durumu. Benim aklıma takılan şöyle sorular var. Şu anda varlığını devam ettirmese de Ankara’da GayAnkara adında bir grup vardı. Ve sadece geylerden oluşuyordu. Geyler dışında kimseyi almıyordu. Bu Gayankara için bir seçimdi; gey ve gey olmayanlar diye insanları ayırıp sadece gey olanlarla birlikte çalışmayı uygun görüyor olabilirler kendilerine. Bunun sebepleri düşünülmeli belki. Lezbiyenlerin ayrı gruplar olmaları, neden sadece lezbiyenlerden oluşan gruplar olarak bir araya gelmeyi tercih ettikleri, geylerle birlikte daha heterojen gruplar içinde çalışıyorlarsa, ne gibi baskılara ya da engellemelere maruz kaldıkları üzerinde durulması gereken bir nokta gibi geliyor bana. Kadın ve kadınla ilgili tüm bu kelimelerin erkek ve kadın ayrımından kaynaklanan, kadını ikinci sınıf görme anlamında daha hiyerarşik bir ilişki olduğu doğru ama kadınla ilgili pek çok kavram akla sadece cinsellikle ilgili, seviyesiz, kalitesiz olmak gibi şeyleri de beraberinde getiriyor. Kadınsı bir eşcinsel ya da lubunya denildiği zaman kastedilen şeylerden biride bu. Heterojen Kaos, Lambda ya da diğer gruplar içinde de kadınsı olmanın bu gibi anlamlar çağrıştırdığı bir anlamı var. Burada mesela açık, gizli gibi bir ayrım da var mı? Artık sadece gizli eşcinsellerden oluştuğunu söyleyen bir grup var. Burada bu gibi konuların üzerine gitmek gerekiyor.

Ahmet (Anadolu Ayıları): İbne kelimesini bir heteroseksüelle, bir bilinçli eşcinselin kullanması arasında fark var. Bu gibi kelimelerin kullanım alanlarına ve amaçlarına dikkat etmemiz gerekiyor.

Oyaburcu (Kaos GL): Ben aramızdaki ayrımcılığı iki yönden değerlendiriyorum. Bir tanesi toplumun bize dayattığı özellikle toplumsal cinsiyetler yüzünden, artık özümsemiş olduğumuz, sıyrılamadığımız bazı şeylerden dolayı yakıştırdığımız sıfatlar. Bunları espiri olarak da birbirimize söylüyoruz. Çok fazla zararlı gelmiyor. Gülüp geçebiliyoruz. Mesela geylerin sürekli “ben de lezbiyenim” demeleri, özellikle de heteroseksüel erkeklerin lezbiyenlik anlayışlarından doğan bir şeydir. Kadın bir kadından hoşlanıyor. Ama bunu “kadından da hoşlanıyor” diye düşünürler. Aslında erkeksiz yapamaz. Kadından da hoşlanıyor. Ben de lezbiyenim demesi de, ben de kadından hoşlanıyorum, bende senin gibiyim demesi gibi bir şey. Geylerin “ben de lezbiyenim, canım” diye sarılmasına bazen gülüp geçiyorum. Bazen anlayamıyorum. Bazen artık yeter oluyorum. Sen geysin, sana ne katıyor, ben de lezbiyenim diyerek benle yan yana durmuş olmuyorsun. Benimle yan yana duracaksan gey ve lezbiyen olarak yan yanayız zaten. Ben de lezbiyenim demek bana sempatik gelmiyor.
İkincisi de özellikle politik ve apolitik olmak. Bir kısmımız hareketin gereksizliğine inananlar. Bir kısmı da gerekli olsa da “aman ben katılmayayım, zaten yapıyorlar. Aman ben dışında kalayım. Birileri yapsın” deyip oturanlar; diğerleri de eşcinsel hareket için, toplumda eşcinsellerin ayrımcılığa uğramaması için bir şeyler yapmaya çalışan insanlar. Böyle bir ayrımın aslında yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Bütün geyler, lezbiyenler, biseksüeller, transgenderlar ayrımcılığı hissediyor. Hiç yaşamamış olanlar bile görüyor. “Bu hareketin olması anlamsız” diyor. “Bu benim özel hayatım, ben yaşıyorum, evimde yaşıyorum, kapalı mekânlarda yaşıyorum. Öyle yaşadığım için de zaten hiç bir şekilde ben ayrımcılığa uğramıyorum. Kimse bilmiyor. Hiçbir zaman da bilmeyecekler. Çünkü ben dikkat ediyorum” diyor. Ama diğerleri dikkat etmedikleri için ayrımcılığa uğramıyorlar ki. Bir şekilde, bir yerlerden hiç istemese bile, o çok saklayan insanınki bile çıkabilir. Bu ayrımcılıktır. Eşcinsele yapılır, şuna yapılır, buna yapılır. Farklılığından dolayı insanlara yapılan bir ayrımcılık söz konusu. Bunun için de mücadele eden insanlar var. Bu insanların mücadele etmeyenlere ya tembeller onlar hiç bir şey yapmıyorlar ya da apolitik olmalarından dolayı, onlar sadece eğlence düşünüyor, işleri güçleri cinsellik, şu bu, yatak, bilmem ne. Onlar böyle görüyorlar diye bir ayrımcılık güdüyorlar. Aman benden uzak olsunlar. Onlardan alabileceğim bir şey yok zaten. Onlarla sohbet etmek bile istemiyorum, sürekli gullüm yapıyorlar deyip, onların yanında durmak istemiyorlar. Diğerleri de politik denen, aktivist de denen hareket için bir şeyler yapmaya çalışan insanların yanına da diğerleri fazla yaklaşmak istemiyor. Canları sıkılıyor, bunlar hiç eğlenmeyi bilmiyor. İşleri güçleri bununla uğraşmak, boşa kürek sallıyorlar. Bizim onlarla paylaşacak bir şeyimiz yok. Çok keskin bir ayrım bile var. Bunları aşmamız gerektiğine inanıyorum.

Burhan (Ankara): Oya’ya katıldığım ve katılmadığım noktalar var. Ama görünür olmanın da bazen riskleri var. Hepimiz için. Çalıştığımız koşullar, iş imkânlarımız ya da alanlarımız hareketliliğimizi kısıtlayabiliyor. Bunu yaşayan pek çok gey ve lezbiyen olduğunu da biliyorum. Ancak ben bir şeyleri farklı geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Politik olan, aktivist olan geyler çalışmalarını bir şekilde geliştirsinler, ama bizler de bunu yapmayan, eğlenerek gezen tozan geylerin de ikinci planda, arka planda sağlayabilecekleri destekler olacağına inanıyorum. Buna olanak sağlanmalı. Bazen aktivist olan geylerin, diğer yeni yeni kendini geliştirmeye çalışan ya da hamle atmaya çalışanların önünü kapattığını biliyorum. Çünkü biz yeni keşfediyoruz ya da bir şeylere yeni yeni adım atıyoruz. Bunun için de hareketin bir an önce içinde olmamız mümkün değil. Ya da onlar gibi sokaklarda olma şansımız yok. Belki bunu zaman içinde öğreneceğiz. İkinci konu, görünür olup olmamakla ilgili. Evet geylerin bir kısmı görünür, bir kısmı değil. Bunlar da zaman içersinde bizim aktivitelerimiz, çalışmalarımız böyle toplantılarla bir araya geldikçe onların da bu sisteme katılacağını ve bunu destekleyeceklerini biliyorum. Bugün Kaos GL dergisini bizim görmediğimiz pek çok insanın da okuduğunu biliyorum. Ya da internette yapılan araştırmalarda, sosyal hizmetlerin yaptığı araştırmalarda bizim görmediğimiz bir çok eşcinselin bu formları, bu anketleri doldurduğunu da biliyoruz. Bunların da git gide görünür olmaya başladıklarını da biliyoruz. Bu benim kişisel gözlemlerim. Ayrıca dışarıda olan, eğlenceye düşkün olan eşcinsellerin de toplumda, heteroseksist düzende yaptıkları yapıcı gelişmeler olduğuna inanıyorum. Hiç bir şey yapmıyorlar diyemeyiz.

Elif (Diyarbakır): Özellikle Oyaburcu’un söylediğine katılıyorum. Ben geylerin nasıl yaşadıklarını bilmiyorum. Lezbiyenler arasında gördüğüm şey butch-fem ayrımı var. Yani aktif pasif. Özellikle butchum diyen insanlar toplumsal erkek rolünü benimserler. Onun dışında kadınlara yüklenen bütün özellikleri karşı taraftan beklerler. Örnek veriyorum. Eve gittiğimde yemeğim yapılır. Hatta ayağımı yıkamaya kadar ilerliyor. Her şeyden önce butch lezbiyen olduğuna inanmıyorum. Butch dediğim, kendisini butch diye değerlendiren bir insanın ben aslında travesti olduğuna inanıyorum. Çünkü kendi vücudunu beğenmiyor. Neden ayrıyız yerine, nasıl olması gerekiyor diye düşünsek. Çünkü temelinde geçmişten girdiğimiz şeylerin olduğuna, tekrar ettiğimize, başka türlüsünü bilmediğimize bağlıyorum.

Barış (Kaos GL): Arkadaş bir yere kadar benim söyleyeceklerimi size söyledi. Erkeği aktif, kadını pasif gören bir toplumsal sistemdeyiz. Bu toplumda da böyle, bizde de böyle. Kavramların hepsi seksi temel alıyor. Bizim içimizde de böyle. Bunun böyle oluşu önemli bence.

Füsun (Lambdaistanbul): Bu toplumda alternatif bir alan yaratmak isteyen bizler için önemli bir handikap olduğunu düşünüyorum. Bunun şöyle de bir yanı var; küçük çocuklar gelişim dönemlerinde çok şeyleri görerek aydınlanabilirler. Kadın etek giyer, erkek pantolan giyer, kadının saçı uzundur, erkeğin saçı kısa böyle ayırt edebilir cinsiyetleri. Bir şekilde toplumun geri kalmışlığı bu algılayıştan devamlılıkla somut düşünmeyi ve görünürlüğün biçimine göre karar vermeyi getiriyor. Diğer taraftan tüm bunlar şeyin yansıması, biz neysek halimiz neyse, biz buradakiler ve dışarıdakiler neyse bunun yansıması. Tüm bunlar yaşanıyor, bunun çözümünün harekete etkisi de aynen böyle oluyor. Biz değiştikçe, gerçekten yaşamda adım atabildikçe, gerçekten kültürümüzü bu tanımlamaların, bu somut düşünmenin sisteminin dışına çıkarabildiğimizde, biz bunlara ihtiyacımız kalmadığını bildiğimizde, çünkü gerçekten ihtiyacımız yok bu tanımlamalara, onlar toplumun bize dayattığı şeyler ve basit bir düşünce sisteminin sonuçları.

Murat (Kaos GL): Aktivist, eğlenen, gezen geyler, ben çok merak ediyorum, aramızda aktivist gören var mı? Bunlar ne yerler, ne içerler, nerde yaşarlar, çok yapay bir ayrım olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizim böyle bir kimliğe ihtiyacımız yok, ayrıca bu bizim, bu hareketi nasıl algıladığımızla da çok ilgili bir şey, bu konuda profesyönelleşerek bir şey yapmamız gerekmiyor. Böyle bir ayrım koyduğumuzda, cidden aslında politik duruşumuzu da çok belli etmemiz ve bu çizgiyi ortaya koymamız gerektiğinde ortaya çıkıyor. Çünkü biz politikayı nasıl algılıyoruz, yaşamı dönüştürmeyi, ilişkilerimizi dönüştürmeyi, değiştirmeyi nasıl algılıyoruz ile ilgili, siz kendinizi aktivist olarak bir meslek gibi bunu edinirseniz politikayı da çok kendi başına sadece belirli bir grup azınlığın yaptığı ve diğer insanların da onların yaptığı şeylerden faydalandıkları bir şey haline dönüştürürsünüz ki, bu da hiç benim aklımdaki özgürleşmeyle alakası olmayan bir durum, özgürleşeceksek beraber özgürleşeceğiz, gezen dolaşan da çalışacak, evinden çıkmayan kitap okuyan da çalışacak. Ben aktivist kelimesini kendim için hiç kullanmadım. Aktivistim diyen kişiye de şüphe ile yaklaşıyorum. Zaten üzerimize giydirilen bir sürü kimlik var. Aile içinde, arkadaşlar arasında rollerimiz var. Mesleğimiz var, cinsel kimliğimiz var, buna bir de aktivistliği ekleyerek kurtulacağımız bir şey daha inşaa etmeyelim. Özgürleşme ile ilgili fark da, gruplar arasındaki fark bence önemli, şunu kesin olarak tartışamadık; biz Lambdaistanbul gey life için kurulu, yani lokasyonla ilgili, yani yerle ilgili bir ayrım söz konusu, Kaos GL ile Lambda arasında, Ayıların ki biraz daha farklı, aramızda böyle politik bir farklılık var mı? Özgürleşmeden anladığımız ve çalışma, neyle mücadele ettiğimiz bu mücadele alanlarında kendimizi ifade edeceğimize dair farklılık var mı? Yoksa da yok dünden beri bütün gruplar birbirlerine yakın şeyler söylüyor ve ben aramızda yerel bir farklılık gibi algılıyorum. Bir taraftan da böyle değilmiş gibi bir profil çıkıyor. Hepimiz inanılmaz radikaliz, heteroseksizme karşı tanımlarımız gayet açık, mücadele açık olacağına dair inancımız çok kuvvetli. İyi de niye ayrıyız, neden gruplar var?

Taner (Lambdaistanbul): Birbirimizi tanımlarken, nitelerken etiket kullanmak kolayımıza geliyor. Ben açıkçası gey, lezbiyen, biseksüel gibi kelimelerin kullanımını da doğru bulmuyorum. Çünkü benim kendimi gey diye nitelemem, erkekleri seçmem ilerde biseksüel olamayacağım sonucunu doğurabilir. Aynı şekilde kendimi biseksüel diye nitelemem sürekli hayatımda erkeğin yanında kadını aramama da yol açabilir. Bunun gruplar boyutu var, bazı gruplar aralarına sadece maskülen erkekleri aldıklarını söylüyorlar. Maskülen bir erkek ileride feminen bir hayat seçtiğinde grup onu dışlayacak mı. Sen her zaman maskülen olmalısın gibi bir grup baskısı bana doğru gelmiyor.

Öner (Lambdaistanbul): Yeşim’in söylediği kızkardeşlik muhabbetinden, bazen böyle görmek istiyoruz. Bakınız biz Lambdayız lay lay lom, ne güzel her Pazar buluşuyoruz! Yok aslında birbirimizden farklılığımız, hepimiz eşcinseliz, hepimiz aynı mücadeleyi veriyoruz! Hâlbuki hiç böyle değil. Olan fark yok sayılamaz. Fark kötü değil ki, zenginleştirir, bir avantajdır. Çatışmalardan sağlıklı şeyler doğabilir. Yoksa sanal bir hareket oluruz. Ben eşcinselim, aynı zamanda orta sınıfım, İstanbulluyum, Türküm, dayatılan fiziksel imajdan çok uzak değilim. O anlamda ayıları anlamak için ekstra çaba sarfediyorum. Kadın değilim, kadınları anlamak için çekincelerim olabilir. Pınar Selek kitabında “heteroseksüel olduğum için onları anlayamamaktan korktum” diyordu. Ve o yüzden de transeksüellerin, travestilerin anlattığı tüm mitleri gerçek gibi kabul etme, ben anlayamam, onların her söylediği doğrudur, böylebir şey de olabilir. Kadınlar konuşurken, onlar benden ayrı bir tür, dolayısıyla anlayamam. Bir tür ötekileştirme var. Anlamaya yönelik bir çabam olmuyor. Bana benzemeyene örneğin alt sınıfa anlamaya yönelik çabam yerine “saygı, saygı” diyorum. Bu “saygı” kötü. Onun yerine çatışmayı göze alarak gerçek düşüncemi söylemeliyim. Bak ben burada bunu diyorum deyip, oradan bir şeyler çıkartmam lazım. Lambda teknik grubumuz daha homojen ve orta sınıf ama sohbet toplantılarında ben bunu hissediyorum. Herkes aynı sınıftan olmadığı için bir dil problemi çekiyorum. Biliyorum bir şeyler yapmam ve düşünmem lazım ama halen bulamıyorum.

Mehmet (Ankara): Özgürleşmeden ne anladığıma dair söyleyeceklerimin çoğunu Murat söyledi. Farklılaşmanın çeşitli ilişkilerde ortaya çıktığını düşünüyorum. Bir diğer ayrışma nedenlerinden biri olarak da tek tip ihtiyacını hissediyoruum. Bu en basit, kendime en rahat uydurabilmem için, kendime en çok benzeyenden bir sterotip olarak ortaya koyup bana uymayanları aşağılayarak, dışlayıp ya da tamamen negatif ya da pozitif bir ilişkiye girmeyerek dışımızda tutmaya çalışıyoruz. Özellikle harekete en büyük sekteyi vuran şeylerden biri olduğunu hissediyorum. Bunun, kendisini ya da tek bir doğruya ihtiyaç duyup diğer duruşları, fikirleri tamamen sekteye vurduğunu düşünüyorum.

Yeşim (Kaos GL): Aktivizm üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Eskiden devrimci militan vardı, şimdi aktivist var. Oradan da bakarak belki aktivistin nereden çıktığını anlayabiliriz. Sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları yüceltiliyor. Hareket alanı olarak artık sivil toplum kuruluşları görülüyor. Niye “toplum” değil de “sivil toplum” diye baktığımızda bana devletin toplumu gibi geliyor. Normalde eskiden devletin hizmet vermesi gerektiği düşünülen alanlarda sivil toplumun içinde birileri o hizmeti versinler deniyor. Zaten sosyal aktivite şudur budur deniyor. Para da kazanıyorlarsa harcasınlar biz de devleti küçültüyor olalım. Aslında bu devletin zihniyetini topluma yayıp kontrol etme ihtiyacı duymadan devlet küçüldüğünde sorun yok. Çünkü artık herkes devletleşiyor. Sivil toplum böyle bir şey, aktivist de o işi yapan kişi. Bir meslek bir kimlik miş gibi algılanıyor. Hizmet veren kişi “ben iyi bir şey yapıyorum“ diye düşünüyor. Aktivist olmayan insanlar da nasıl devletten hizmet beklenirse, onlardan hizmet beklemeye başlıyor. Gelip “şu niye şöyle, bana şöyle bir hizmet ver” diyor. Oysa bir hareket böyle bir şey değildir. Toplumsal hareket bir takım çözümlemeler yapar, sorunları tespit eder, toplumsal dönüşümü hedefler. Bunun için ne yapması gerektiğine bakar. Amaç dönüşmektir, hem kendini, hem çevreni, hem yaşamı nasıl dönüştüreceğine bakmaktır. Bunun mesleği yoktur. Bu yaşamın kendisidir. Bizim bunu ayrık algılıyor olmamızın nedeni siyasetle yaşamı ayrık algılıyor olmamızdan. Siyaset denilen şey birileri tarafından başka bir yerlerde yapılır. Bunlar bizim yaşamlarımızı etkiler ama, ben orada etkisiz elemanımdır diye zannettiğimiz bir şey. Oysa biz kendimizi etkisiz eleman olarak zannettiğimiz zaman bile o siyasetin devamlılığına katkıda bulunuyoruzdur. Bizim kişiliklerimiz, davranışlarımız, hoşlandığımız şeyler, merkezden üretilen, etrafa yayılan şeylerden bağımsız olarak, bu benim kişiliğim karışamazsın diyemeyiz. Biz birbirimizle sürekli bunlarla ilgili çatışmamız gerekirse aktif siyaset yapabilir hale gelelim, yaşamlarımızı dönüştürelim. O anlamda ben de aktivist kelimesini yanlış buluyorum. İnsanların kendilerine aktivist demesini de yanlış buluyorum.
İkinci bir konu da belgesel çalışması ile ilgili. Harekette deneyim, deneyim paylaşımı niye konuşulmuyor, diye Rüya İşçileri hatırlattı. Belgeselle iligili internette, dergide yazı çıktı ve insanlar bilgilendi. Ama anlamadığımız bir şekilde “görüntü vermek” diye bir terminoloji oluştu. İnsanlar birbirlerine “sen görüntü veriyor musun, ben görüntü verenlerdenim” demeye başladı. Olsa olsa “röpörtaj verilir” görüntü verilmiyordur. Var olan bir zihniyet ortaya çıktı. Açık olanlar, olamayanlar… Normalde açık olmak gerekiyor zaten. Bu bireyden bağımsız bir şey. Ben becerdim şurada açığım, ne ki bu yani. Becerdiysen git başka bir yerde övün. Bana ne yani. Hareketse bu, bireylerden bağımsız bir açığa çıkma, bir görünürlülük yaratma hikâyesi bu, dolayısıyla senin kişisel becerilerinle bir ilgisi yok. Bunla övünmek yerine, herkes birbirine bakarak, nasıl destekleyebilirim, nasıl dayanışabilirim, nasıl cesaret verebilirim, diye bakmak lazım.

Ali Erol (Kaos GL): Birinci bölümde o sıfat ve terimleri sıralarken bir tür oyun oynadığımızı düşündüm. Travestiler bir sürü kelime uydurur, sürekli değişik kelimeler kullanırlardı. Çoğunu biz bilmezdik. Daha sonra bunların gerçek kelimelere müdahale edilmiş hali olduğunu farkettik. Romanca’dan, Bulgarca’dan, Yunanca’dan, şurdan burdan, bir şekilde bu kelimelerin toplumsal ve kültürel karşılıkları vardı. Bu ne anlama gelir? Bu kelimelerin toplumsal ve kültürel karşılıkları varsa, o karşılığı olan toplumun kültürü dönüştüğü süreçte bu kelimeler, sıfatlar, terimler de bir şekilde dönüşüyordu. Yani bu kelime ve sıfatları konuşurken iki şeyin altını çizmemiz gerekiyor. Birincisi hangisini, hangi zamanda kullandığımızda ayrımcılık yapıyoruz ve hangi zamanda kullandığımızda bir farklılığı dile getiriyoruz. Fazla eleyip sık dokumazsak öyle sanıyorum ki, ayrımcılık, hepimizin negatif bulduğu, reddetmemiz ve mücadele etmemiz gereken bir durum. Ama farklılık ille de negatif ya da kötü anlamına gelmiyor diye düşünüyorum. Örneğin, “ibne” kelimesini sokakta bir heteroseksüelden duyduğumuzda bu bizim için küfür anlamına gelebiliyorken, kültür merkezinde, evimde, bir arkadaş çevremde duyduğumda buna, “geç seninle uğraşamam” diyebiliyorum. Demek ki bu kelimelerin kullanıldığı yerlerle birlikte süreç içinde dönüştüğünü de görebiliyoruz. Ayrıca bütün bu kelimelerin çoğu argo olduğu için eşcinsellere özgüymüş gibi geliyor. Tamam argo kelimeler eşcinsellere özgü fakat bu kelimelerin ihtiyaç noktası ve ortaya çıkış noktası açısından bakıldığında sadece terimler değişiyor. Örneğin aynı şeyler işçi sınıfı söz konusu olduğunda da karşımıza çıkıyor. Yani toplumun diğer kültürel kesimleri, toplumsal kesimler söz konusu olduğunda karşımıza çıkıyor. Örneğin şöyle benzerlikler yakalanabilir. İşçi sınıfında mavi yakalı, beyaz yakalı ayrımı vardır. Örneğin beyaz yakalıların geyler için karşılığı Ka-geyler olabilir. Mavi yakalıların geylerde karşılığı lubunya olabilir. Aynı şekilde işçi sınıfında lümpen, proleter ayrımı vardır. Orada ne var, bilinçli eşcinsel, bilinçsiz eşcinsel var. Proloterle bilinçli eşcinseli denk görebiliriz. Bu örnekler uzatılabilir.
Portekiz’de bir gey grubu Portekiz ulusal sözlüğünden heteroseksist kelimelerin ayıklanması yönünde mücadele ediyordu. Onun çağrışımıyla ben de Türk Dil Kurumu Kütüphanesine gittim. Onlarca sözlüğü taradım. Bu taramada karşıma şu çıktı. Kelimelerin hangi yıl sözlüğe girdiği ve o yılın Türkiye’sinde ve dünyada toplumsal karşılığına baktığımda örneğin belli bir yıla kadar sadece sevici ve oğlancı var. Belli bir yıldan sonra homoseksüel kelimesi girmiş. Homoseksüel kelimesi korunmakla beraber eşcinsel kelimesi de girmiş. Tarihe bakıyorsun, Stonewall yaşanmış. Örneğin bu kelimeleri birbirimize oyun olsun diye kullandığımızda bile bu kelimelerin kültürel hayat içinde bir karşılığını görebiliyoruz. Buradan çıkaracağımız sonuç, belki de bu kelimelerin, terimlerin de hayatla birlikte dönüşebileceği. Ama hayatla birlikte dönüşürken biz buna seyirci mi kalacağız. Örneğin Yeşim’in ve Diyarbakırlı arkadaşın söyledikleri benim söylediklerime zemin oluyor. Bunların hayattaki karşılığı ne, kadın-erkek ayrımı. Kadınlık-erkeklik toplumsal kategorileri, feminizmin bunlara yaklaştığı açıdan bakıldığında bu terimlerin hiç de geylere lezbiyenlere özgü olmadığını görüyoruz. Ayrıca tanımlama, arkasından sınırlama geliyor. Sınırlama bize sınırı gösterir. Oysa belki de reddetmemiz gereken bu sınır. Çünkü sınır geçişime izin vermiyor. Geçişime izin verilmediğinde o bir kategori olarak kendini sürekli yeniden üretiyor ve dönüşüme izin vermiyor. Oysa Yeşim’in tekrar tekrar vurguladığı gibi bizim ihtiyacımız olan dönüşüm. Ya da Murat’ın vurguladığı gibi birlikte dönüşüm. Bazen diyoruz ya, “bence gey, lezbiyen, biseksüel bunlar bile kullanılmamalı”. Hayır bazı şeylerin sencesi bencesi yoktur. Yani o kelimeler neyse, karşılık geldiği ve o karşılığa senin müdahale edip edemediğin ya da hangi yönde müdahale ettiğin önemli. Örneğin benim için gey terimi, Türk terimi, Kürt, ayı, lezbiyen terimi bir rahatsızlık vermiyor. Terimlerin hangi kültürel, sosyo-ekonomik koşullarda ortaya çıktığı ve bunların dönüşüm sürecinde bize ayak bağı olup olmadığı önemli. Örneğin gey terimi ortaya çıktığında eşcinsel hareketin sıçramasına yol açtı. Ama bugün gey terimi bir şekilde eşcinsel hareketin önünde ayak bağı olma yolunda evrilebiliyor.

Serhat (EshDost): Grubumuzun üye ayrım nedenlerinden bahsedeceğim. Grubumuzda feminen olma ya da olmama gibi bir ayrım söz konusu. Bunun nedenlerinden bahsetmek gerekirse, kadın erkek rolleri keskin bir çizgiyle ayrılmış durumda. Türkiye toplumu sonuçta bir İslam ülkesi ve muhafazakâr bir yapıya sahip. Eşcinseller arasında erkekten hoşlanıyorsa kadın gibi olmalıyım gibi bir imaj doğuyor. Sanırım kendi üzerine başka bir alternatif bulamamaktan kaynaklanıyor olabilir. Televizyonların topluma yansıttığı şekilde eşcinsellerin kadına benzemek için bir yola çıkış, transeksüelliğe ya da travestiliğe doğru bir gidiş söz konusu. EshDost grubuna alırken neden o insanları almıyoruz? Kendilerini gizleyen, sosyalleşemeyen, ortak eşcinsel mekanları kullanamayan insanlarız. Onları grubumuza aldığımızda deşifre olmaktan çekiniyoruz. Ayrımı yapmamızın sebebi de bu.

Serkan (Anadolu Ayıları): Bizim Anadolu Ayıları olarak bir süredir kendimizi diğer gruplara anlatmak, tanıtmak gibi bir çabamız var. Güzistanbul’da bir panelimiz olmuştu. Farkettim ki bazı insanlar tamamen iyi niyetle bizi tanımaya çalışıyor. Öner, beni gördüğü her yerde sorular soruyor, Pençe dergisini okuyor, bizi anlamaya çalışıyor. Ama bir de soru sormayan, anlamaya kapalı bir kesim var. Ben yorgun düşüp onlara bir şeyler anlatmaya çalışmayabilirim. Ayrılık konusu açıldı, neden ayrılık. Lambda, Kaos’un bir alt kolu değil. Neden değil, böyle bir soru hiç sorulmuyor. Lambda da Kaos İstanbul olabilirdi mesela. Ya da ayılar grubu Lambda’nın bir alt grubu olabilirdi. Ama mücadele tarzlarımızda belli bir farklılık var. Her grubun kendisinin doğru bulduğu ve o yolda ilerlediği belirli bir mücadele politikası var. Bu şekilde bir çeşitliliğin bir zararının olmadığını düşünüyorum. Bir de aktivistlik konusuna değinmek istiyorum. Hiç kimse bu şekilde bir isim takarak aktivistim diye ortalıkta gezinme niyetine sahip değil. Ama böyle de bir durum var ortada. Her grubun bir teknik listesi var. Bunun ismi aktivistler toplanıyor olmasa bile, organizasyonlarda bir şeyler yapmaya çalışan, sağa sola koşturan bir grup var. Yaptıklarından birbirlerini haberdar ediyorlar. Bu da bir şekilde kapalı bir aktivist grubu sayılabilir. Son Güzistanbul’da tartışması oldu, “aktivistler” toplantısında. İsim olarak çok yanlış bir isim seçilmiş olabilir. Ama böyle de bir kalabalık var. Bu insanlar bir şekilde birbirleriyle bağlantıya geçip, o güne kadar yaptıklarını tartışma, konuşma hakkına sahipler. Özgürleşirken, aktivistler özgürleşecek, bara gidip içenler özgürleşmeyecek gibi bir şey yok. Biz bunu Anadolu Ayıları’nda denedik, son Pençe basımında. Pençe diye bir alt grup oluşturduk. Teknik liste gibi bir şey. Grubun genelinden dışlandıklarına dair bir tepki farkettik. Üçüncü sayımızı, teknik grubu dondurarak, genelden yapmaya çalıştık. Herkes işbölümü yaptı. Bir arkadaş kapağı yapacağım dedi. Bir arkadaş Baharankara’daki standı hazırlayacağım dedi. Fakat son geceye kadar kapağı yapması gereken arkadaşımız kapağı yapmadı. Matbaaya gitmeden son 45 dakikada kapağı yapmak zorunda kaldık. Bazı kötü tecrübelerden sonra birkaç teknik liste oluşturmanın zararlı olmayacağını düşünüyorum.

‘Travestiyi oynamak zor!’

Ayta Sözeri’yi birçok dizide, tiyatroda izlediniz. Son olarak ‘Güneşi Gördüm’de bir travestiyi canlandırdı. İşin sürprizli yanıysa onun transseksüel olması…

İsmi Ayta Sözeri. Kendisine seçtiği isim bu, evvelki adını bilmiyoruz, sormadık. Sokakta görüp, ‘tehlikeli’ belleyip iki adım gerisinde kalmayı seçebileceğiniz ‘cinslerden.’ Transseksüel. Oyuncu. Şarkıcı. İzmirli ve Ege Üniversitesi İşletme mezunu. Çok matrak, bir saatlik vakitte kendiyle de, hemcinsleriyle de, sizinle de çok güzel geçiyor dalgasını. Sokakta gördüğünüzde içinizden geçirdiğiniz gibi bedenini değil, sesini ve oyunculuğunu satıyor. Seks işçiliği yapmak zorunda kalmayan, Türkiye’deki tek tük şanslı ‘trans’tan biri…

Onu nerede mi bulduk? Aslına bakarsanız, Levent Kırca Tiyatrosu’nun ‘Toros Canavarı’ndan, popüler diziler ‘Hayat Bağları’, ‘Dadı’, ‘Dudaktan Kalbe’, ‘Arka Sokaklar’a kadar hemen her fırsatta çıkıyormuş karşımıza. Ama çoğu kez, kendisinden beklenen ‘sokaktaki transseksüel’ yerine, sıradan kadın rollerinde oynadığı için fark etmemişiz belli ki… Klişeleri tekrar eden, hikâyesi olmayan hiçbir trans rolünü kabul etmiyor. Ayta Sözeri’yle ‘Güneşi Gördüm’deki transseksüel Tuana rolü vesilesiyle buluştuk. Türkiye’de transseksüel olup oyunculuk yapmak nasılmış, dinledik…

Özgeçmişinizde ‘Karakteri olmayan hiçbir transseksüel ve travesti rolünü kabul etmiyorum’ diye bir ibare var. Size çoklukla bu roller mi teklif ediliyor?
Benim için en zor olan bir travestiyi veya transseksüeli oynamak. Karakteri olmayan derken kastettiğim, çok kötüyü oynayanlar… Burası Beyoğlu ya, muhakkak bir travesti olmalı ama o mutlaka kavga ediyordur, ya birisini kesiyordur, ya pazarlık yapıyordur… Cinsiyet olarak hepimiz aynıyız; sokaktaki de, ben de, Bülent Ersoy da. Ama yaptığımız işler, olduğumuz yerler farklı. Sonra düz roller oynadım; hapishane müdiresi, mahkûm kadın, şarkıcı kadın. Onları oynayınca da birden travesti rolü gelince tuhaf hissettim. Aslında transseksüelim ama öyle değilim. Öyle olmamak için mücadele ettiğimden, onu oynayamayacağınızı düşünüyorsunuz.

Hep seks işçisi rolü mü gelir transseksüel bir oyuncuya?
En rahatsız olduğum konu bu. Devlet kurumlarında, hastanede, poliste ‘Ne iş yaptığınız belli’ diye karşılanıyorsunuz. Ev tutmaya kalktığımda, söylerken utanıyorum ama “Ben oyuncuyum, Levent Kırca Tiyatrosu’nda oynuyorum” diyorum. Adam bakıyor, ‘Hadi ya!’ falan… Ama gerçekten oynuyorum amca ben!

Bu kararın ardından kariyerinizde istediğiniz gibi ilerleyebildiniz mi?
Çok çok iyi dizileri geri çevirdik, sadece bir replik için; ‘Ne bekliyordun, ben erkeğim!’ Ben böyle bir şey demem. Çünkü değilim. Hayatta en çok olmak istediğim şey erkek. Bir Mahsun Bey’in (Kırmızıgül) filmi ‘Güneşi Gördüm’de oynadım. Ki orada bana “Bu karakterleri senin yaratmanı istiyorum” dedi. Travestiyi oynayacak arkadaşlara danışmanlık yaptım. Mahsun Bey’le senaryoda düzeltmeler yaptık. Sonrasında “Filmin bir yerinde ol, Tuana sen ol” dedi Mahsun Bey.

Size ne ifade etti filmdeki transseksüel hikayesi?
‘İçindekileri tatmin edebildin mi?’ dersen, herhalde bir filmin tamamen bize ait olması gerekiyor ki içimdekileri tatmin edebileyim. ‘Güneşi Gördüm’de şunu görebildiğim için mutluyum; “Bizim hayatımız bıçak sırtı. Bir gün ayağın kayar, düşersin” diyor, “Tabii gel, sana bakarız” demiyor. Böyle bir şey yok zaten. Son cümle, benim de Allah’a soracağım cümle. Niye ben? Ne hata yapmış olabiliriz ki?

Kaç yıldır oyunculuk yapıyorsunuz?
Hep şarkı söylemek istedim. Ortaokulda koroya kabul edilmeyince tiyatro seçmelerine girdim. Müzik öğretmenini oynadım. Lisede Yeni Asır gazetesinin düzenlediği Liselerarası Tiyatro Şenliği’nde de en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım, hem de babayı oynarak! Ama ‘Oyunculuğa nasıl başladın?’ diye sorarsan… Hayatım boyunca oynadım. Önce ne olduğumu kabul etmemek için kendime oynadım. Ortaokulda ne olduğumu anladığım vakit, aileme erkeği oynadım, benimle birlikte aileme oynayan kız arkadaşlarım oldu. Şimdi sokakta kadını oynuyorum. Bugün gelirken sana nasıl oynayacağımı düşündüm.

Ailenize ne zaman açıldınız?
Lise 1’e geçmek üzereydim. Anneme söyledim, “Doktora mı gideceğiz, ne yapacaksak yapalım” dedim. Keşke söylemeseydim, hayatımda en çok psikiyatrı o zaman gördüm. “Hazır olun, çok zeki bir çocuğunuz var, günü geldiğinde kadın olacak” dediler. Bende de bir fevrilik, evden ayrılmalar, tek başına yaşamaya çalışmalar… Annemi göremedim, o çok kötüydü. Şimdi görüşüyoruz ailemle. Babam “Okuyamayacaksın!” diye bağırmıştı. İyi ki bağırmış, okudum. Ege Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdim.

Sıradan bir oyuncunun yaşamadığı neleri yaşar transseksüel bir oyuncu?
En korktuğu, sette çocuk olmasıdır. Kimsenin söyleyemediğini şakkadak söyler; ‘Sen erkek misin abla?’… ‘Hayır, değilim’… ‘Niye sesin öyle?’… ‘Ama ben çok sigara içiyorum!’… İkincisi bakışlar. Şarkı söylediğim için sahne rahatlığım var, bundan dolayı zorluk yaşamadım. Ama arkadaşlarım derlerdi ki, ‘Otele almıyorlar, sinemaya gidemiyoruz.’ Arkadaşları oynuyor, kendileri oynadı figürasyonda, sinemalarda izleyemiyorlar. Hayatın içinde daha zorlarını yaşadığınız için, sette çok problem yaşamıyorsunuz.

Eğlence sektörü dışında ne iş yapabilir bir transseksüel Türkiye’de?
Eczacı bir arkadaşım var. Mihriban diye bir arkadaşım var, İzmir’de Remzi Kitabevi’nin sahibi. Mücadele edersen olur. Ama aralarında bir dönem zorunlu seks işçiliği yapmış insanlar da var.

Siz seks işçiliği yapmak zorunda kaldınız mı?
Kalmadım, Allah’a şükürler olsun.
‘Mavi kimlik veren utansın!’

Daha geçen hafta Ankara’da transseksüel Melek öldürüldü. ‘Yine bir transseksüel cinayeti’ cümlesini okuduğunuzda ne hissediyorsunuz?
Bu nasıl bir vahşettir! Transseksüel olduğunu unut, bir köpeğin başını kestiğini düşün! Elif’in başını kesmişlerdi. O haberi görürsün ama katilin yakalandığı haberini görmezsin. Bu biraz daha rahatlatmaz mı insanları?
Ya da karşısındaki insanları korkutmaz mı?

Bir eşcinsel, transseksüel, travesti örgütüyle iletişiminiz var mı?
Hiçbir dernekte aktif rol almadım. Elimden geleni yapıyorum, onların beni bulmasını isterim. Sempozyum düzenliyorlar, ‘Ayta Sözeri diye bir oyuncu arkadaşımız var, iki cümle kursun’ denmez mi?

Mücadele veren transseksüellerin yaptıklarının yeterli olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Yürüyorlar; ‘Eşcinsellik engellenemez, eşcinsellik vardır.’ Var olduğunu herkes biliyor, bakkalım Hüseyin Efendi de biliyor, “Guy mudur, gay mıdır onlardan var” diyor.

Ne yapmak gerekiyor?
Bir kere oy vermek gerekiyor. Hiçbir transseksüel, travesti arkadaşım oy vermiyor. Varsın o oylar denize dökülsün. O damgayı vurmanın huzurunu yaşa. Sadece polis baskınında İstanbul’da 750 travesti yakalanıyorsa kaç kişinin oy atacağını düşünün. ‘Utanıyoruz, kimliğimiz mavi’ diyorlar. Sen niye utanıyorsun? O kimlik mavi olduğu için, hâlâ seni kabul etmediği için görevli utansın.
Röportaj: Bahar Çuhadar

1 2