“Kimse kızmasın bizi yazdım”

Henüz cinsel kimliğimi sakladığım daha doğrusu pek saklayamadığım zamanlardı, bir gece yolum travestilerin otostop yaptığı caddeye düşmüş ve orada çark yapan iki travestiden yemediğim hakaret kalmamıştı. Ne “oğlan kılıklığım”, ne “ibneliğim” ne de “nonoşluğum”… Alttan alıp sıvışmasam bana dayak da atabilirlerdi.

O zamanlar bana ait benden bir kişinin bana bu derece zalimce en önemlisi de haksızca saldırmasını anlayamamıştım… Evde garip bir yalnızlık içinde bu olayı idrak etmeye çalışmış, ve sonunda “galiba bütün travestiler kötü” yargısına varmıştım. Yıllar sonra transseksüel olduğunu anlayıp açılınca, gerek tanıştığım başka travesti ve transseksüellerle tanışmam gerek olayı içerden izleme imkanına kavuşmam, aslında ne kadar yanlış bir yargıya vardığımı fark ettirmişti bana. Çok utanmıştım. Çünkü olay çok basitti; nasıl ki kötü insanlar varsa kötü travestiler de vardı ve tesadüf onlara denk gelmiştim. Eminim bunun bir benzeri belki daha kötüsü pek çok “oğlan kılıklı eşcinsel veya transın” başına gelmiştir; gelmeye de devam ediyordur. Tek dileğim benim yıllar önce vardığım o önyargılı kanıya onların ulaşmaması.

Kürtçe bir atasözü vardır; “Kurm e dare ji darey e” diye. Basitçe tercüme edilirse, “Ağaca zarar veren kurtçuğu da ağaç besler”. Bu kural belki bütün “azınlıklar” veya “ötekileştirilenler” için genellenebilir. Fakat bu bir çözüm değil, kaçışın ta kendisidir. İnsan ilişkilerinin olduğu her toplulukta bu anımsadığım türden tecrübeler her zaman olmuştur, oluyordur, olacaktır. Bunun zaten önüne geçilemez. Malum; “kimse kimseyi sevmek zorunda değil”

Madem ki ilklerimden bahsederek başladım, devam edelim. Hayatımda ilk defa kovulduğum mekan bir gey mekandı. Hayatım boyunca girmediğim hetero mekan kalmadı ama hem ilk dönemlerimdeki “efemine görüntüm”, hem de trans oluşum gey mekanlarca sürekli dışlandı. Bu ülkede lezbiyen, gey ve biseksüellerin (LGB) trans kulübün kapısından sırf cinsel yönelimi nedeniyle çevrilme oranı, transların -hatta efemine geylerin- LGB mekan kapılarının yüzüne kapanma oranının yanında devede kulak kalıyor diyebiliriz.

Çok uzaklara gitmeyelim; daha geçen günlerde İstanbul’daki bir partide yaşanan bir olay söylemek istediklerimi anlatır nitelikte. Bu kulüp eşcinsel ve biseksüel kadınlara hitap ediyor. Lezbiyen kadınlarımız kendi aralarında, etrafta hiç hetero erkek ve eşcinsel erkek eğlenmenin arayışına girmişler.

Bakın o gece, o mekanda, o parti sürerken bir transseksüel arkadaşım yanında bir gey arkadaşıyla oraya, daha doğrusu partiye katılmak için kulübün kapısına gitmiş. Ve hey hat! Kapıda görevli olan biyolojik kadın eşcinsel, “arkadaşlar kulübümüz sadece bayanlara hitap ediyor” demiş. Durumu anlayamayan arkadaşım “acaba gey arkadaş mı istemiyorlar” diye düşünmüş. “Yok, hayır” demiş kapıdaki, “sizin cinsel kimliğiniz bize uymuyor” diye de eklemiş. Bir yetkili araya girip “Kapıdaki arkadaşa bu gece karışık müşteri alınacağını söylemeyi unuttuklarını” söyleyerek özür dilemiş.

Arkadaşım çok kırılmıştı. Bize anlatınca biz de kırıldık. “İyi ki gitmemişiz” dedik. “O gece onun için yanlış düzeltildi ama acaba başka trans kadınların başına da aynı şey geldi mi ?” diye düşündük.

Peki, bu durumu neyle izah edebiliriz? Transfobiyle mi, homofobiyle mi?

İşin kötüsü bu mekanı işleten arkadaşlar LGBTT hareketine yakın isimler. Şimdi şu hayati soruyu soruyorum. Geylerden ve trans kadınlardan arınmış bir mekanda eğlenmekten zevk duyan eşcinsel kadınların LGBTT hareket içindeki geyleri ve trans kadınları sevmelerini kabullenmelerini bekleyebilir miyiz? Siz kendi mekanlarınıza eşcinsel ve trans arkadaşlarınızı almazken, bunu tersini içinde yaşadığınız toplum ve devletten ne yüzle beklersiniz? Hadi biyolojik erkek almama endişenizi zorlamayla da olsa biran için anlayışla karşılayalım, peki trans kadınları görmek istememenizin arkasında ne var?

Peki neden bu duruma geldik, neden kendi camiamız içinde bu tür faşizan uygulamaları birbirimize reva gördük? Bunun kanımca iki nedeni var. Birincisi sosyolojik, ikincisi psikolojik.
Sosyolojik olanı statü ve “kabul görme kaygısı” beslerken, psikolojik olanını ise kompleks besliyor diye düşünüyorum. Aynı denklemi ters çevirip translara da uygulayıp çıkan sonucu iki ayrı kefeye koyarsak sanırım gey ve lezbiyenlerin olduğu kefe daha ağır basacaktır.

Hiç unutmam tiyatrocu bir gey arkadaşım bana aynen şöyle demişti: “Hep bu travestiler yüzünden ortalık böyle kötü oldu. Fuhuş yapıyorlar, çok rahatlar. Onlar yüzünden toplumun bize bakışı da değişiyor”.

Madem bir Kürt atasözüyle başladık, devam edelim. Rahmetli Musa Anter, Kürt sorununa ilişkin o her zamanki hicivli üslubuyla şöyle bir örnek vermişti: “Eskiden köyden kasabaya tavuklar ve horozlar bir araba kasası içinde mezbahaya götürüldü. Yol boyunca tavuklarla horozlar birbirlerini parçalardı.” LGBTT bireylerin kendi içindeki hazımsızlık ve birbirlerine yönelik fobilerini bu örnek ne güzel açıklıyor. Egemen sistem hepimizi aynı kefeye koyup bilmedik bir mecraya sürüklerken o kefenin içine yeri geldi mi bizler birbirimiz susturmaya, hatta parçalamaya yelteniyoruz. Bu çok hazin bir durum.

Farkındaysanız ilk defa fobi kelimesini kullandım. Ben bunu özellikle kullanmak istemedim. Zaten ülkemizde işlenen gey ve trans cinayetlerini transfobi veya homofobi olarak açıklamaya çalışanları da nedense anlayabilmiş değilim. Transfobi ve homofobi gibi tanımlandırmalar, sorundan ve kendimizden kaçmanın başka bir şekli. Aynı şemsiye altında olmamız gereken trans arkadaşımızı sevmiyoruz, ondan nefret ediyoruz, sonra da “transfobi” diyerek işin içinden çıkmaya kalkışıyoruz. Hiç unutmam konuya ilişkin Lambda’daki bir toplantımızda bir aktivist arkadaşımız “Ben bir transfobik olabilirim. İçimdeki transfobiyi yenmemiş olabilirim. Bunu itiraf ediyorum” demişti. Dikkat edin bunu söyleyen bir “apartman çocuğu” falan değil, bir LGBTT aktivisti. Bence olayın can alıcı noktası bu dur ve bu durum transfobiyle açıklanmayacak derecede başka psikolojik arka plan içermektedir. Farz edelim ki o arkadaş gerçekten transfobik olsun. Ne yani şimdi biz içimizdeki transfobinin yok olması için bekleyecek miyiz. O zaman kendilerine karşı mücadele ettiğimiz diğer kurum ve bireylere de aslında hak vermiş olmuyor muyuz. O halde bekleyelim Hortum Süleyman, Hüseyin Çapkın gibiler içlerindeki transfobiyi yok etsin, Burhan Kuzu içindeki LGBTT fobisinden kurtulsun, Ali Rıza Demircan içindeki homofobiden arınsın. O halde bırakalım mücadeleyi aktivizmi, sessizce bekleyelim ki, Türkiye Cumhuriyeti içindeki LGBTT fobiyi öldürsün.

Fobi korku anlamına geliyor. Örneğin bende uçak fobisi var, her bindiğimde bir yerlerim dört buçuk atar. Ama tutup da uçak düşmanlığı yapmıyorum. Örneğin bende fare fobisi var, ama tutup da fareleri öldürmeye çalışmıyorum; tek yaptığım fareleri gördüğüm yerden uzaklaşmak oluyor. Haçlı seferlerini yapanlar İslamofobiyle mi bunu yapıyorlardı sanıyorsunuz? O halde günümüzdeki İslamofobi de aslında meselinin özünden kaçmak değildir de nedir? Dünyanın her yerinde Müslümanları katledeceksin, sonra da bu suçunu İslamfobinin arkasına sığınarak açıklayacaksın. Bence transfobi denilen ve benim asla kabullenemediğim davranış şeklinin de arkasında başka sebepler aranmalı. Devletin, kanun uygulayıcılarının ve onun eli sopalı polislerinin transfobi ve homofobi arkasında, translara ve eşcinsellere yönelik nefret ve korkunun yanı sıra ırkçılığa yanaşan din ve milli öğretiler ile “Türk aile yapısı”, “erkek egemen toplum” gibi nedenlerin de olduğu apaçık. Keza LGBTT camia içindeki bazı LGB bireylerin TT’lere yönelik fobisinin arkasında da benzer nedenler var.

Peki ya o aktivist arkadaşın transfobisi arkasında nasıl bir sebep arayalım. Kanımca yukarıda açıkladığımız sebeplerin yanında can alıcı bir neden daha var: Kendisinin gösteremediği cesaret.

Erkek Yurdunda Bir Kadın

“Yurtta kişilerin istedikleri zaman daha çok izole olabilmesi imkânının olmasını isterdim. Erkeklerle yaşarken çeşitli sorunlar yaşıyorum. Alan sorunum var. Üzerimi rahat değişemiyorum. Kiminle aynı odaya düşeceğini bilemiyorsun. LGBTT kişilerin bir araya getirilmesi, kendi aralarında kalmaları sağlanabilir.”

Resmi politikalarla dışlanan, görmezden gelinen LGBTT bireyler; değişen ve gelişen Türkiye’de toplumun tüm “öteki” kesimleri ile birlikte demokratik taleplerini dile getirmeye, seslerini duyurmaya devam ediyor.

Modern kent politikaları ile birlikte gettolara hapsedilen LGBTT bireyler artık görünür olmaya başlıyor ve insanca bir yaşam sürmek için mücadele ediyor. Bunun yanında sadece eleştirmiyor aynı zamanda değiştirmek için çözüm önerileri de geliştiriyor.
Bu hafta “şehir serisi” kapsamında; Ankara’da bir öğrenci yurdunda kalan Anıl Akyol ile sohbet ettik.

Sohbetimiz sırasında fark ettik ki bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar olsa da, yanı başımızda iyi örnekler de var.

Kendin hakkında birkaç cümle ile ne söyleyebilirsin?
Şu an dış görünüşümden bakıldığında vücudumu, ruhuma uygun bir şekilde, kadın bedenine dönüştürmeye çalışan biriyim. Bununla ilgili daha çok dış problemler yaşıyorum.

Dış problemler derken?
Yurttan okula giderken ya da okuldan yurda gelirken insanların bana garipsercesine baktığını görüyorum. Modern görünümlü kişiler bile dönüp travesti figürüne garip gözlerle bakabiliyor. Buna alışmam bekleniyor ama bu durum beni insan olarak çok rahatsız ediyor. Kendimden yola çıkıp, çevremdeki insanlara baktığımda hiçbir insanın baskı altına alınamayacağını, alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Kaç senedir yurtta kalıyorsun? Yurt yaşamın nasıl?
Bu sene sonunda 4. yılım olacak. Kaldığım yurtta transseksüel kimliğimle ilgili ciddi sıkıntılar yaşamıyorum. İnsanlar zaman içerisinde bana alıştılar. Ama yine de beni tanımayan insanların bakıp, güldüklerini görüyorum. Bu durum bende “aşağılık” hissi yaratıyor. Bazen gülümsemeleri bile öfkelenmeme sebep oluyor. Anlıyorum ki insan haklarını yeteri kadar özümseyememişler. Ayrıca erkeklerin bu kadar yoğun olarak yaşadığı yerde “erkek muhabbeti”ne de alışamadım. Erkek egemen baskı beni rahatsız ediyor. Yurttaki kadın arkadaşlarımla hiçbir zaman böyle bir problem yaşamıyorum.

Yurt idaresi ile herhangi bir sorun yaşadın mı? Transseksüel olduğunu biliyorlar mı?
Hemen hemen hiçbir sorun yaşamadım. İdarecilerin LGBTT bireylere bakış açılarında bir problem olduğunu düşünmüyorum. Olsa bile bana hissettirmiyorlar. Daha önce yöneticilerden biri biraz şaşırır gibi olmuştu. Fakat herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadım. Geçen sene yurt içerisinde yaşanan farklı bir olayda yurt müdürü transseksüel olduğumu öğrendi ama şu ana kadar olumsuz bir olayla karşılaşmadım. Bu yurttan bir sevgilim olsaydı idarenin tutumu daha farklı olabilir miydi? Bilemiyorum… Belki insanların “şikâyetleri” üzerine “koruma amaçlı” uyarı alabilirdim. Bu yurtta olduğum için şanslıyım.

Erkek yurdunda olmak yerine kadın yurdunda kalmak ister miydin?
Erkek olmasam bile şu anda o kadınlardan da farklıyım. Tanımadığım bir kadınla da tıpkı bir erkekle olduğu gibi sorun yaşayabilirim. Aslında toplumsal cinsiyet konusunda sokakta, okulda hemen hemen her yerde bazı kadınlar erkeklerden çok daha bilgisiz.

Okul arkadaşlarının bakış açıları nasıl?
Okuduğum okulda her görüşten insan var ve okulum bu konuda çok rahat. Bu nedenle kampüs içerisinde sorun yaşamıyorum. Başka okulda okusaydım yaşayabilirdim. Ama yine de bazı zamanlar üzerimdeki bakışları hissedebiliyorum.

Kentte her yere rahatça gidebiliyor musun? Daha önce sokakta herhangi bir taciz olayı ile karşılaştın mı?
Gidemiyorum. Sokakta dönüp bakmalar, laf atmalar daha fazla. Bir akşam nasıl anladılarsa, yol kenarında oturan bir grup genç “travesti geçiyor” demişti ama açıkçası rahatsız olmadım. Ne olduğumu anladılar diye sevindim.
Daha çok Tunalı, Kavaklıdere ve Bahçeli’ye gidiyorum. Ama ara sokakları kullanırken çok tedirginim.

Kaldığın yurdun nasıl olmasını isterdin? Daha doğrusu nasıl olsaydı kendini daha rahat hissedebilirdin?
Tabii evdeki kadar rahat olamıyorum. Yurtta yaşamak evde olmanın rahatlığıyla karşılaştırılamaz. Mesela yurtta istediğim gibi süslenemiyorum. Başta ekonomik durumum olmak üzere çeşitli sebeplerden dolayı eve çıkamıyorum. Ama yurtta kişilerin istedikleri zaman daha çok izole olabilmesi imkânının olmasını isterdim. Erkeklerle yaşarken çeşitli sorunlar yaşıyorum. Alan sorunum var. Üzerimi rahat değişemiyorum. Kısmen benimle de alakalı olsa istediğim gibi giyinemiyorum. Rahat olamıyorum. Kendimi açık açık yaşayamıyorum. Sonuçta yaşadığın insanları kendin seçemiyorsun. Kiminle aynı odaya düşeceğini bilemiyorsun. Şu an oda arkadaşlarımla ciddi sıkıntılar yaşamıyorum ama başka biri olsa durumumu kullanabilirdi. LGBTT kişilerin bir araya getirilmesi, kendi aralarında kalmaları sağlanabilir. Benim için üç kişi yerine tek kişilik oda daha iyi olabilirdi.

Bu yurdun en iyi özelliği birçok görünür LGBTT bireyi barındırması ve bu kişilerin birbirlerini bulabilmesi. Konuştuğumuz zaman birbirimize destek olabiliyoruz. Örgütlenme açısından bu durum çok iyi. Ama daha iyi organize olabilseydik, derdimizi daha iyi anlatabilirdik. Henüz ciddi bir çalışma yapmadık. Bazı arkadaşlar çeşitli sebeplerle gizli kalabiliyor. Ben herkesin açık yaşamasından yanayım. Ama herkese de saygılıyım. Bu insanlar diğer insanlarla ilişkilerinde kaybedecek bir şeylerinin olduğunu düşünüyor olabilir.

Biliyorsun bu hafta “Mimarlığın Sosyal Forumu” yapılıyor. Perşembe günü Kaos GL de forum kapsamında bir atölye düzenledi…
Mimarlık hakkında çok daha fazla bilgim olabilirdi. Daha önce bir mimarı sevdim. Bana karşı son derece saygılıydı ama beni reddetti. Bu tür çalışmaların yaygınlaştırılmasını diliyorum.

“Böyle insanlar sürekli çevremde olmadığı için farklı geliyor”

Anıl ile sohbetimizin ardından yurttaki diğer öğrencilere bir trans birey ile aynı mekânda olmanın kendileri için herhangi bir problem yaratıp yaratmadığını sorduk.

Coşkun: Böyle insanlar sürekli çevremde olmadığı için farklı geliyor. Bu nedenle alışıncaya kadar ufak da olsa rahatsızlık duyabilirim.

Eda: Benim için hiçbir sakıncası yok. Tam tersine LGBTT bireyler daha da fazla görünür olmalı. Eşcinsellerin hak mücadelelerini destekliyorum.

1 2 3 5